Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

7 Eylül Çarşamba, 1955

        Havada uçuşan taş, düşme, kırma o pencereyi.
        Kırılan, ince cam olmayacak, bil.
       Boşlukta döne, döne giden sopa, vurma, akıtma o kanı.

       Hey, çocuk, ismin lazım değil bana, yeter ki sen hatırla: Ne çabuk unuttun, daha iki gün önce Bayan Mary değil miydi, annen evde yokken kapı aralığından üzeri yağlı, kalın kesilmiş bir dilim ekmek uzatan?

       Ah, keskin ok misali havada uçuşan söz, gitme, vurma kalpleri, kırma.

       Bu büyük bir yanlış; bu zalim bir tufan, fırtına.

“Hey, Bayan Mary gel hadiseler bitene kadar bizde gizlen. Tut şu beyaz çarşafın ucundan, kopar. Senin cama asalım. Onlara, sokaktaki güruha senin de bizden olduğunu hatırlatalım. Bu utancı yaşamama, atlatmama yardım et. Komşum, geçmişim…”

Biliyorum, bu kavga hiç bitmeyecek, içten içe büyüyüp, eline geçirdiği her güzelliği yok edecek. Kimse hadiselerin nasıl başladığını çözemeyecek. Çok şey söylenecek, yazılacak, hissediyorum. Bir fitil yakıldı ya, nasıl söndürülecek? Nasıl sönecek?

Ah ne olduysa dün oldu.

6 Eylül’de.

Büyük Atatürk’ün Selanik’te, doğduğu eve atılan bomba…

 


Herkesin dilinde bu cümle. Ne olmuş, nasıl olmuş, kim atmış bombayı, bilen yok. Bir gizli hesap mı savuracak tarihi? Günlerdir içimde büyüyen sıkıntının nedeni buymuş demek.

Kıbrıs’ta her gün büyüyen huzursuzluk bir yerde patlayacak, yanardağ gibi kendi etrafında ne var, ne yoksa hepsini yok edecekti, görüyordum.
Ama kimselere anlatamadım.
Böyle tutuktur dilim.
Böyle bilinmezdir kelimelerim. Konuşsam kimse duymaz, anlamaz, gariptir kelimelerim.

Ben çırpınsam, kimse görmez.
Haykırsam, rüzgâr sanırlar, savrulsam dalga.
Beni kimse hissetmez. Gözlerinin önünde dururum, kimse dokunmaz. O yüzden taşım ya zaten, o yüzdendir yüzyıllara sığmayan kahrım.

Bayan Mary, uzun eteğini dizlerine çekip, bir ayağında tokyo diğeri yalınayak bir sokağa, bir bahçeye atıp durmasaydı kendini, bir eliyle dizini dövüp, diğeriyle uçuşan başörtüsünü boşluktan toplayıp, toplayıp boynuna dolamasaydı, yüreğime bu günden hangi fotoğraf kazınırdı acaba?

Gürültünün içinde kaybolan nefesler hangi zalim kelimeleri tarihe yazdı?

Ne yazık, unutulması mümkün olmayan hangi acılarla birlikte…

“Dün gece yarısı saat 12’yi 10 geçe Atatürk’ün doğduğu evle, konsolosluk binasının arasındaki küçük bahçede bir bomba patlamış… “Bomba aslında Türk Milleti’nin sinesinde patladı.”

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Vali Fahrettin Kerim Gökay, İstiklal Caddesi’ndeki ünlü Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeydiler. Menderes, haberin “öğle ajansına” yetiştirilmesi talimatı verdi.

Haberin radyoda okunmasının ardından Demokrat Parti İstanbul Milletvekili Mithat Perin’in gazetesi İstanbul Ekspres yıldırım baskı yapıp haberi duyurdu.

Peki, doğru mu bu? Ne olacak şimdi?

Kıbrıs Türktür Derneği ve üniversite öğrencileri nümayiş düzenliyorlar. Gruplar halinde Taksim’e yürüyorlar.
Lakin bu gidişat korkutucu, çünkü başlangıçta göstericilerin hemen tamamı temiz giyimli, davranışları disiplinliydi sonra kaşla göz arasında, anlaşılamayan bir hızla ve hınçla yürüyüş hiddete dönüştü.
Nasıl durulacak ortalık? Bu toz duman arasında kim bilir hangi canlar, hangi geçmiş savrulacak?


Neler oluyor martı?

-İnsanlar gruplar halinde toplanıyorlar. Kartopu gibi dakika, dakika büyüyorlar. Ne zaman karar aldılar, bunca insan nasıl bir araya geldi; buna kim karar verdi?
Asmalımescit’ten Tünel’e kadar kalabalık bir grup yürüyor. Rum vatandaşlara ait bütün dükkanların kepenk ve vitrinleri kırılmaya başlandı.
Mayer, Lion, Franguli, Elişi gibi büyük mağazalar bir anda yerle bir edildi. Bir saat içinde Beyoğlu’nda vitrini parçalanıp içi boşaltılmadık mağaza kalmadı.

Yeni Melek sinemasına giden yolun tamamı yürünmeyecek bir ‘kumaş batağı’ haline geldi. Lale Sineması’nın bulunduğu binadaki Odeon Mağazası da yerle bir ediliyor. Ambalajı içinden çıkarılan buzdolapları üst kattaki depodan İstiklal Caddesi’ne atılıyor, bunlardan birisi tramvay yolunu kapattı.

Otomobiller ters yüz edilmiş, kırılmamış bir tek cam yok.

Bayan Mary’i görüyorum.
Koca sininin içine evdeki gümüşleri koymuş, komşusu Melahat Hanımgillere sığınıyor.

Fener Patrikhanesi korumaya alındı. Unkapanı, Cibali, Çarşamba ve Balat’ta kurulan barikatlar askeri vasıtalarla takviye ediliyor.

Bu havada uçuşan taşlardan korunmak ne kadar da zor. Beyazıt’tan, Tahtakale’den uğultu yükseliyor.

Beyazıt bir ana-baba günü yaşıyor.
Tahtakale’den, Sultanhamam’a kadar sıralanan dükkanların kepenkleri demir ve tahta parçaları ile harap ediliyor.

Mahmutpaşa’da ve Sultanhamam’da, yerlerde, boydan boya, dükkanlardan çıkarılan kumaşlar sürünüyor.
Bayan Mary, Melahat Hanım’la birlikte evine beyaz bir bez parçası asmaya çalışıyor. Beyaz bezi görüp zarar vermesinler diye…
Ya ev sapasağlam dururken yerle bir olan dostluklar, yüreklere yerleşen korku, güvensizlik. Hangi asra kadar sürüp gider bu yangın?

Rum evleri de taşa tutulmaya başlandı. Kurtuluş’taki Ortodoks Kilisesi’ne doğru hücum ediliyor. Birkaç genç çan kulesine tırmanıyor, çanı indirecekler…

Dolapdere, Feriköy’deki Rum evlerinin de cam, çerçeveleri indiriliyor.
-Heeey, Martı, Taksim’e uç, Taksim’e… Oradan kara bir duman yükseliyor, İstanbul’da muhtelif semtler alev alev yanıyor.


Taksim’deki Aya Triada Kilisesi yanıyor. Yangın Zoğrafyan Mektebi’ne de sirayet etti.

Kumkapı, Balıkhane, Beşiktaş, Köyiçi, Dolapdere, Kurtuluş… Alev, alev.

Anadoluhisarı’ndaki ayazma yakıldı.
Gün karardı. İstanbul is kokusuyla baş başa.
Sokaklar boş.
Bana kendimi yenik hissettiren bir sessizlik hakim şimdi her yere.
Belki de İstanbul’da ve İzmir’de ilan edilen örfi-idare sebebiyle…
Ne fark eder?
İnsanlar evde tutuluyor ya hınçları?
Sokakları mı yaktıklarını sanıyorlar, yıkılan sadece camlar, çerçeveler mi?


Hiçbir yere kımıldayamayan bedenim, denizin ortasında alev, alev yanıyor ve yine kimse görmüyor. Kahroluyorum.
Paskalya’da, soğan kabuklarıyla kaynatılıp kabukları renklendirilmiş yumurtaları tokuşturan dost eller gözümün önünde çamura, kana bulanıyor; hiçbir şey yapamıyorum.
Bu biçare takatsizlikle, zaman, taş duvarlarıma bir çentik daha atıyor.

Aklım, başını Melahat Hanım’ın omzuna koyup sessizce ağlayan Bayan Mary’de kalıyor. Görüyorum, diz dize oturmuşlar, büfenin orta yerine yerleşmiş koca möbleli radyodan hükümetin tebliğini dinliyorlar:

Kıbrıs meselesi etrafında cereyan eden hadiseler dolayısıyla aylardan beri umumi efkarda hasıl olan şiddetli heyecana inzimamen, Selanik’te Aziz Atatürk’ün evine ve konsolosluğumuza karşı tertiplenen suikast, kısmen maksatlı ve hainane, kısmen de idrak ve şuurdan mahrum tahrikçilerin de tesiriyle büyük kitlelerin vücuda getirdikleri nümayiş hareketine sebep olmuş ve bu hal bilhassa İstanbul’da gecenin geç saatlerine kadar devam etmiştir.

Bu esnada büyük ekseriyeti Rum vatandaşlarımıza ait olmak üzere dükkan ve mağazalara girilmek suretiyle büyük tahribat yapılmış olduğunu en derin teessür ve teessüflerimizle ifade etmek isteriz.


Denilebilir ki dün gece İstanbul ve memleket esas itibariyle ağır bir komünist tertip ve tahrike ve ağır bir darbeye maruz kalmıştır.

Kısa dalgada parazit olmasa daha iyi duyardım.

Lâkin daha iyi anlar mıydım?
Yıllar sonra bu sözlerin sahibi ve 10 arkadaşının, Yassıada muhakemelerinin en ilgi çekici davalarından olan 6/7 Eylül duruşmalarında yargılanmalarına şahitlik etsem, inanır mıyım?

Bu günü hatırlar mıyım?

Adnan Menderes’in, “Efkârı umumiye bu olaya hazırdı. Mürettibini aramak gerekmez” dediği ilk duruşmanın izlerini taş avluma mı kazırım, tarihe mi?

Ya zaman, midenin, hazmedemediği yiyeceği geri püskürtmesi gibi, bir gün, bunca bilinmezi kusup kucağıma bırakmaz mı?
Bilmem.
Bildiğim, Bayan Mary bu gece Melahat Hanım’da uyuyacağı…

Lavanta kokulu, kanaviçeyle kenarlarına pembe, mavi çiçekler işlenmiş beyaz yastık kılıfına dayayıp başını…

Rüyasında iki komşu evin, iki komşu avlusunu ayıran duvarı yıktıkları günü görecek; hani mavi boyalı minik bir kapı ile geçiş yolu yaptıkları günü.
Bahçede yufka açıp, birlikte çamaşır yıkadıklarını görecek, hasır sepetin sapı kopunca attıkları kahkahaları duyacak.
Melahat Hanım’a topik yapmayı öğrettiği güne dönecek ve mantı yapmanın püf noktalarını yazacak çizgisiz yemek defterine; özenle: Mantı, Melahat Usulü…
Uyurken, yüzünden anlık gülümsemeler geçecek; Bayan Mary bu gece, Melahat Hanım’ın açık mavi badanalı misafir odasında derin iç çekişlerle uyuyacak, ayakucunda torunuyla.

Gazetelerin “Tarihe 6/7 Eylül olayları olarak geçen günün sonunda, 3 ölü, 30 yaralı, 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır,1 fabrika, 3584’ü Rumlara ait olmak üzere, 5538 ev ve dükkan tahrip edildi. 2057 yağma ve tahripçi yakalandı. 862 mağaza tamamen yıkıldı”diye yazdığı gün, son kez çevirecek Balat’taki tek katlı evin cebe sığmayan büyük sokak kapısı anahtarını.

Binlerce Bayan Mary, arkalarında binlerce Melahat Hanım bırakarak minik kamyonetlere bohça yapıp yığdığı eşyalarını uzak diyarlarda açmak üzere evlerini terk edecekler. 

Ben iki gözüm iki çeşme, avucumun içinden uçup giden hayatlara ağlayacağım.

(Kuzey Yanım Ayazım isimli kitabımdan…)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 06 Eylül 2011 by in Kitaplarım and tagged , , , , , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

TANIK... #istanbul #galata #galatakulesi DERTLEŞTİK, EVET... #burgazada #martı #silence #seagull SONBAHAR...#autumn #sarmaşık #sonbahar #kırmızı SAYGI VE MİNNETLE... Kitap Fuarı’na yolu düşenlere selam olsun... #mübadele #biravuçmazi #kitapfuarı #lozanmübadillerivakfı #everestyayınları SAKİNDİ EVET... #poyrazköy #sea #silence #boat HADİ #cycling #suadiye #bisiklet #sunset “Ben o yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem...” #sabah #begonvil #sezenaksu #nofilter DALGALIYDI EVET... #lodos #suadiye #nofilter #windy💨 #waves Gülümse... Minnettarım HADİ... #cycling #sonbahar #bisiklet #autumn #suadiye #nofilter Sahi şeker pembesi bulutları nereye sakladın? #rainy #yagmur #sabah #morning #martı #seagull SABAHTI... #begonvil #kumru#sabah “ARKADAŞ”şarkısını birlikte söyleyip, birlikte ağlıyorsak; gerisini dünya düşünsün. #oguzguvengazetecidir Eni boyu, top yekün doğa...#nature
%d blogcu bunu beğendi: