Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

Menderes’i Astılar

 17 Eylül 1961, Pazar                                                                   

Ökseye tutulmuş saka kuşu gibiydi. Titremesi, şaşkınlığı, çırpınması kâr etmeyecekti, biliyordu ama öylece de bekleyemezdi ki!

Ben bile savrula, savrula yerimden kopup gitmek isterken; o, öylece dostla, akrabayla dolup taşan bir evin geniş salonunda, köşede, sırtında şal; olup biteni seyredemezdi ki!

Tam 33 yıl önce, 2 Eylül’de başlayan hayat arkadaşlığı, yine bir Eylül günü bitmek üzereydi.

Berin Menderes, kocası hakkında verilen idam cezasının müebbet hapse çevrilmesini sağlama çabasında, parti liderlerine telefon ediyor, titreyen parmaklarının zor tuttuğu ahize, kanı çekilmiş dudaklarına bir dokunup bir uzaklaşırken “Sizden son bir ricada bulunuyorum. Komite nezdinde tavassutta bulununuz” diyordu.

Aklından geçenlerse bambaşkaydı. Engel olamıyordu ki; bir an geliyor evliliklerinin ilk günlerine dönüyor, Çine Çay’ını atla geçiyorlardı Adnan’la birlikte, bir başka gün bu kez kağnı arabasıyla yine Çine’yi geçerken şiddetli yağmura tutuluyorlar, hatta emektâr Hatice Hanım hasta olmasın diye üzerine yorgan yığıyorlardı.

Boğaz’da, benim sularımda yaptıkları sandal sefalarını, çocuklara verdikleri yüzme derslerini ben hatırlıyorken, nasıl unutsun ki Berin Hanım?

Hem, neden unutsun ki! Bu beyhude koşturmaca bugünü kurtarmak içinmiş gibi görünse de kim bilir belki de içten içe geçmişi savunmak içindi.

Yarın böyle uzak ve belirsizken; mutlaka geçmiş içindi…

Bugün, o gün…

Sanki, bugün son gün.

Vakit tükendi tükenecek.

Yassıada Garnizon Hastanesi’nin doktorları sabık başbakanın sıhhi durumunun salâha gittiğini bildiriyorlar.

Ne korkunç. Aynı insan için verilen ikinci ölüm fermanı bu.

Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan dün…

Ah, dilim varmıyor söylemeye; dün sabah tan yeri ağarıyordu, sanık avukatlarından aralarında Hüsamettin Cindoruk’un da bulunduğu grup Dolmabahçe’ye gelmişlerdi. İdamları durdurabilmek için koşturuyordu ya herkes, onlar da işte sağa sola savrula savrula her çareye başvuruyorlardı. Ne zordu.

Daha bir gün önce, Ankara’ya idamların durdurulmasını talep eden telgraf çekmek istemişler, Galatasaray’daki postahaneden telgrafı alacak memuru bile zor bulmuşlardı. Sonra da Dolmabahçe’ye koşup geldiler işte; Ada’ya gidebilmek, “Biz Ankara’ya idamların durdurulması için telgraf çektik; sonucunu bekleyelim” demek istediler. İrtibat bürosundaki nöbetçi subay, “geç kaldınız” bile demedi ama onlar anlayıverdiler birden, iskeleye hücümbot yanaşmıştı tam o anda, içinden de ellerinde çuvallarla cellatlar inmişti. Cellatlar, çuvallar, çuvalların içinde kalıncana ipler…

Bunca yıllık ömrümde ilk kez, bir çuvaldan baş uzatan azraili gördüm, sırıtıyordu; çuvalın içinde herşey vardı tek hayat yoktu belli ki…

İşte şimdi… İdam hükmü evlerinin kapısında asıldı bile…

İşte şimdi; demek ne yapılabilirse şimdi, şu anda…Elden geleni arda koymama vakti. Koşma, konuşma, kapı çalma hatta belki yalvarma vakti. Umudu taze tutmanın sihri sicim gibi gözyaşlarındaysa; akıtma vakti şimdi. Ahh, şimdiden yarınki gazeteleri görüyorum. Baş sayfanın ortasında kocaman bir fotoğraf. Sırtını bana dönmüş, hayata dönmüş, geniş adımlarla, bir asker gibi yürüyor Menderes.

Öğle vakti.

Birkaç dakika önceydi sanki titreyen elleriyle, bozuk cümlelerle birşeyler karalamıştı, oğlu Yüksel’e vasiyetti sanki yazdıkları.

Elleri öyle titriyordu ki, kimseye hissettirmeden, belki de bir borç ödercesine Adnan’ın yazamadıklarını Binbaşı Kazım Çakır yazmıştı. Kimse duymasın diye, kısık sesle söylemişti son sözlerini oğluna:

Oğlum Yüksel’e…

Allahımdan sözlerimin sana ulaşmasını niyaz ederim. Sureti katiyede etrafına inanmayacaksın, Bankadan para alınmasına asla tavassut etmeyeceksin. Beşerî zaafların dışında benim suçlu olduğuma kattiyen inanmayınız.

Cesaretinizi hiçbir surette kaybetmeyiniz, inandığın şeyi tahakkuk ettiremiyorsan bir an için mevkiinden ayrıl, bütün bu olaylardan sonra da, benim mefkûrem olan millete ve vatanıma varlığınla hizmet etmekten fariğ olma. Kendini körü körüne tehlikeye düşürerek değil. Ruhumla daima sizin yanınızda olacağım. Sizi şefkatle anıyorum.

Ben hakkımı helâl ediyorum. Siz de hakkınızı bir kere daha helâl edin…

Öyle vakti, hava serin. Yüzünde Ada rüzgârı dolaşmakta, yüzü martı kanadı gibi beyaz, gözleri kopup giden tüyler kadar çaresiz. Elleri arkasında, bağlı. Koyu renk takım elbisenin üstünde uzun, beyaz idam gömleği; dümdüz ve hatta biraz dar.

Zihnimden bir fasıla için de olsa, Menderes’in anahtarlığında bağlı olan uğurları geçiyor. Her daim yanında taşıdığı anahtarlığının ucunda sarkan üç şey; bilye büyüklüğünde mavi kıymetli bir taş, üzerinde de altından maaşallah yazıyor, fildişinden minik bir fil, yanıbaşına asılı, Berin Hanım’ın hediyesi. Ve koyu yeşil mineden yapılmış yonca yaprağı, ortasında pırlanta.

Menderes’in anahtarlık ucundaki uğurları sallanıyor gözümde an içinde.

Sonra hayata mı, ölüme mi bilmem bir tuhaf yere dönüyorum.

Bu sabah, İstanbul’dan gelen sivil doktorlar ve Yassıada Garnizon Hastanesi hekimleri, Menderes’i esaslı bir muayeneden geçirdiler. Durumunun “iyi” olduğuna dair rapor verdiler. Eski Başbakan bir avcı botuyla Yassıada’dan 30 mil uzaktaki İmralı’ya götürüldü.

Sonrası bu seneye çalınan kara yazgı, tarihe, bir ulusa yapıştırılan bir kara leke.

Bilir misiniz, İmralı’daki gibi bir darağacı benim de içimde kuruldu, sessizce. Öğle vakti saat 3.05’i gösterirken, benim de boynuma kuru bir ilmek geçti. Sonradan 150’şer lira verilen İmralı cellatları sandalyeyi değil, dünyayı çekip aldılar ayaklarının altından da kimsenin sesi çıkmadı… Belki de Berin’le yaptığı son görüşmede söylediklerini tekrarladı içinden o anda:

Şu anda, seninle nişanlandığım günü hatırlıyorum. İstanbul’da Lebon Pastahanesi’nde oturmuştuk. Bana “Hiç değişme, çiftçi kal, tanıdığım Adnan olarak kal. Ailem politikadan çok zarar ve acı gördü” demiştin. Şimdi kafamda sadece o gün ve sadece sen varsın. Herşeyi sildim…

Silebilmiş olmasını dilerim!

Bu adalar, bu İstanbul’a uzak duran ama hep var olan ölüm adaları, kimselerin uğramadığı mapus adaları… Siz orada durdukça ve ben burada, Salacak önünde var oldukça bu yılı, utanarak hatırlayacağım. Başbakan asan bir ülkenin kara yazgısını yaşamayı sürdüreceğim.

(Kuzey Yanım, Ayazım isimli kitabımdan)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 16 Eylül 2011 by in Kitaplarım and tagged , , , , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

SAKİNDİ EVET... #turin #italy Özen... Eskidendi, çoook eskiden #tbt#gardening #toprak #bahçe Milyonlar #iyikivarsıneren dedi sana ama yoksun. Ne acı, bu ülkede "yok" olunca "var" olunuyor çok zaman... Eskidendi, çok eskiden...#vişnelikörü #cerry Sessizdi evet... Hadi...#bycicle #bisiklet#goccia #suadiye Nasıldı o şarkı: "Kurşuni Renkler" #sezenaksu #istanbul #sea #deniz #kurşunirenkler Bize rağmen... #sunset #sunset🌅#nofilter "İçim"den geldi... Taaa içimden hem de#ataturk #mustafakemalatatürk "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #ensevdiğimses "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #bosphorus #kızkulesi #kuzeyyanımayazım#mavi Tutunmak... Benim İstanbul'um... #bosphorus #kanlıca Benim İstanbul'um... Azıcık çabayla, biraz vakit de asla İnsan kendi İstanbul'unu bulabiliyor..#istanbul #boğaz #bosphorus #sarıyer Bakış#cats #kedi
%d blogcu bunu beğendi: