Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

Hepimiz Levant’ız

Elimde birlikte yaşamanın ipuçlarını barındıran bir “iksir” tutuyorum; heyecanlıyım.

İksirden kastım bir kitap. Peki, bu bir tarih kitabı mı? Hayır. “Şehirlerin sosyolojisini kapsayan detaylı bir araştırma” diyebilir miyiz; ıı ıhh, o da olmaz. Ya “Azınlık psikolojisini inceleyen bir bilimsel çalışmadır” demek kurtarır mı bizi? Yok. Tek tek hiç biri değil ama evet topyekûn hepsi.

Sözünü ettiğim kitabın yazarı,  bir saray ve hanedan tarihçisi olarak tanınan Philip Mansel, kitabının adı ise “Levant, Akdeniz’de İhtişam ve Felaketler.”

En düz tanımıyla, “Levanten şehirlerin tarihi hakkında bir kitap” diyebiliriz Levant için ve fakat yeterli olmaz…

Levant, kozmopolit dünyaya yakılan ağıt olmak yerine zaten ona ait olan değerin tarihsel bir kayıt altına alınmasıdır demek geçer içimden. Zira, Philip Mansel adeta kelimelerle fotoğraf çekmiş. Mekânlar, olaylar, sokaklar, giysiler hatta sesler her sayfada eksiksiz karşımızda. Seyahat günceleri, günlükler, mektuplar ve öylesine renkli notlar aktarılmış ki, yazarın titiz araştırması kadar bu ögeler de kitabı güçlü kılmakta.

“Levant, Akdeniz’de İhtişam ve Felaketler” kitabı neyi anlatır?” derseniz, “Bir yandan Smyrna (İzmir), İskenderiye ve Beyrut’un tarihini bir yandan da bu şehirleri özel kılan “Levant” kültürünü yaşatıyor bize” derim.

Ama durun sevgili okur, Mansel’in şehirlerine uçup gitmeden önce Levant kelimesinin anlamını hatırlayalım:

“Levant, bir bölge, bir diyalog ve bir arayıştır. Fransızca ‘yükselen’ anlamındadır ve zamanla ‘Güneşin doğduğu topraklarla’ eşanlamlı hale gelmiştir. Levant 16.yy ile 20.yy arasında Osmanlı İmparatorluğu’na ait olan, Doğu Akdeniz kıyısındaki diyarlar anlamında, bugünkü Yunanistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail ve Mısır demekti. Aynı zamanda Müslümanların Doğu Akdeniz’in çoğuna hâkim olmalarından sonra Doğu ile Batı, İslam ile Hıristiyanlık arasındaki diyalogu da ima etmekteydi.”

Philip Mansel’in kitabında yer alan “Smyrna, İskenderiye ve Beyrut’un ortak bazı özellikleri ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti Konstantiniye (İstanbul) hariç bölgenin en büyük, en zengin ve en uluslararası kentleri olmalarıydı. Bir yandan kozmopolitlik ve ulusalcılık hakkındaki klişelere meydan okurken, bir yandan da bölge tarihine yeni bir bakış açısı getiriyorlardı.”

Bu kitabı “Kozmopolitlik ve ulusalcılık hakkındaki klişelere meydan okuyorlardı…” cümlesini hep aklınızda tutarak okumanızı öneririm.

Mansel’e göre bu üç şehir, Levanten diyalogunun kalbini oluşturuyordu. Öyle ya, bu liman şehirleri hem Akdenizli ve Ortadoğulu, hem Osmanlı ve Avrupalı, hem milliyetçi ve uluslar arası karışımıydılar. Camiler, kiliseler ve sinagoglar yan yana inşa edilmişti. Sözü uzatmadan Levanten şehirlerinde birkaç adım atmalı, öyleyse ver elini “Smyrna”.

 KANUN DİNLEMEZ “SMYRNA”

 “Smyrna”, yani İzmir için Mansel, “Asya’nın gözbebeği” diyor. “Hem Osmanlı hem Avrupalı” diye de ekliyor. Mansel’in tespitiyle,“1425’ten itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Smyrna’ya karşı hep yumuşak bir yönetim uygulandı. Kentte 1620’lerde, Türkler, Rumlar, Yahudiler, Ermeniler ve Frenkler için mahalleler vardı.”

“Smyrna kanun üstüdür” der Mansel ve ekler: “Smyrnalılar din veya milliyet ya da herhangi bir taraf hissi nedeniyle rahatsız olmaksızın çok özel birlik içinde yaşamaktaydılar. Hatta Pera gibi Smyrna da cinsel özgürlük konusunda günümüze kadar gelen bir ün yapmıştı.”

O yıllarda kentin sokaklarında Lingua Franca dışında, Türkçe, Arapça, Ermenice, Rumca, Rusça, İbranice, İtalyanca, Portekizce, İngilizce ve Hollandaca konuşulduğunu ve “Smyrna”da Müslüman hanımların Abdülhamit’in tekrar güçlendirdiği İslami giyim tarzını uygulamamakla ünlendiklerini de biz ekleyelim.

 İZMİR YANGININI KİM BAŞLATTI?

 Okur, rembetikonun, amanedesin hüzünlü namelerini de bulacaktır satırlarda, 1880 sonrası “Smyrna”nın yıkıcı milliyetçilik üzerine bir ders olabileceğini de gözlemleyecektir. Mansel, “Karşıtların birleşimi” ile oluşan Levant’ta ayrışmaların nasıl, hangi nedenlerle baş gösterdiğini çarpıcı analizlerle aktarıyor okura.

Birlikte yaşamanın iksirinin, acı bir zehre nasıl dönüştüğünü ve elbette “dış güçlerin” etkisini kelime kelime izliyoruz. Ve “Smyrna”da olup biteceklerin ipuçlarını 1908 Selanik’inde buluyor, 1907’deki Selanik yangınının kenti hızla Helenleştirdiğini saptıyoruz. Zaten sonraki satırlarında İzmir yangını da uzun uzun anlatıyor ve “Bu yangın da kenti Türkleştirdi” denilerek nokta konuluyor. Meraklı okur “İzmir yangınını kim başlattı?” sorusuna da yanıt bulacaktır satırlarda.

“Smyrna”yı anlatırken yazar, “Rumlar ve Türkler” başlığıyla ayrı bir bölüm açmış. Bakın ne diyor Mansel: “İskenderiye’de İngiltere avcı/kurtarıcıydı. Beyrut’ta Fransa o rolü üstleniyordu. Ancak hiçbir devlet, Smyrna’da Yunanistan’ın beklendiği gibi özlemle beklenmemiştir.”

1897’de Türk-Yunan savaşına Smyrna’lı Rumlar’ın gönüllü gidişinin kentte kırılma noktası oluşturduğunu vurgulayan Mansel, 1922’de Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu Rumları’nın Yunan Ordusu için çalışmasının köprüleri attığını yazıyor.

Levant şehirler tüm çıplaklıklarıyla karşımızdalar. Yazarıyla, devlet adamıyla, Sultan’ı ya da dilencisi ya da fahişesiyle, şairiyle…  Ekonomik, demografik ve kültürel açıdan yazarın titiz gözlemleri, notları hatta kentlerde yaşayanların hatıralarından derlediği anekdotlar tarihi olayları ete-kemiğe büründürüyor.

Sırada “Zamanın ilerisindeki şehir, İskenderiye” var, e haydi…

“KAVAFİS BİR LEVANTEN’DİR”

Modern “Smyrna” tüccarlar tarafından yaratılmışken, modern İskenderiye tek bir kişinin, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın şehri. Yazar Eugene Poitou’nun tanımlamasıyla, “Orada insanlar her dilden konuşur. Her türlü kıyafet görülür. Doğu’nun da, Batı’nın da tüm ırklarıyla karşılaşılır. Bu çeşitlilik, bu karışım, bu kargaşa İskenderiye’nin gerçek karakterini oluşturur.”

Mansel, “İskenderiye zamanının ilerisinde bir şehirdi. Ünlü İskenderiyeli şair Kavafis burada uç bir yaşam hakkında rahatça yazabiliyordu. O tarihlerde eşcinsellik Levant’ta Avrupa’daki gibi rezalet diye tanımlanmamaktaydı.”diyor.

1930’larda, “Smyrna” yakılmış, İstanbul Türkleştirilmiş ve Selanik Helenleştirilmişken İskenderiye bir Levanten metropolisi olarak rakipsizdi. Philip Mansel “Cinsellik, ırk ve dini farklılıklarla ilgili tutumları açısından İskenderiyeli’ler Parisli’lerden de, Londralı’lardan da daha moderndiler. Ancak şehirlerin dönüşümünü insanlar gerçekleştirir. 1952’de İskenderiye de Kral’la birlikte tahttan indirildi.” diyor.

Nasır, Müslüman Kardeşler, İdamlar, Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi… Philip Mansel’in satırlarında dönüşüm gün be gün karşımızda.

 BEYRUT, HÂLÂ LEVANTEN

 “Levant” isimli kitapta Beyrut’a da geniş bir bölüm ayırmış: “Stratejik yol kavşağındaki rakip dinlerin birbirine yakınlığı günümüzde hâlâ oynanan ayartma ve istismarla eşleşme oyununa ilham vermişti.” diyor yazar.

Tıpkı “Smyrna” ve İskenderiye’de olduğu gibi çeşitlilik ve esneklik Beyrut’un da özünde vardı ve Beyrut, “Smyrna” ve İskenderiye’nin homojenleştirilmesinden sonra çeşitliliğini koruyan son Levanten şehir olarak kaldı. Hâlâ da öyle değil mi?

Bunu Mansel’e de sordum, yanıtı “Beyrut bir seçim yapmak durumundadır. Ya tekrar kabile düzenine dönecek, ya da tekrar Levanten olacaktır. Beyrut ikilemi Levant’ın esasını oluşturur.”oldu.

Yazar’ın son cümlesi ise hepimize: “Küreselleşme, artık hepimizin Levanten olduğumuz anlamına gelmektedir.”

                               “MUSTAFA KEMAL AŞIRI MİLLİYETÇİYDİ”

 * Önce yaşadığım kentle ilgili soracağım. İstanbul bir Levant kent midir?

Elbette… Diplomatlar, azınlıklar, melezlik, çok dillilik gibi bir Levanten şehrin pek çok özelliğine sahip, önde gelen bir Levanten şehirdir. İstanbul ultra milliyetçilik sürecinden geçti, fakat şimdi dış dünya ile çok daha fazla bütünleşiyor.

* Öyleyse, sohbete Ortadoğu’daki son gelişmelerden başlayalım? Nedir olup biten, yeni bir Levantenleşme hareketi mİ?

* Evet, bence de öyle. Arap Baharı’nın Levantenleşmenin bir süreci olduğunu düşünüyorum. Doğu Akdeniz’in dış dünya ile yeniden birleşmesi olarak görüyorum.

*Osmanlı İmparatorluğunun Levant şehirleri desteklediğini görüyoruz.

*  Osmanlı İmparatorluğu’nun mesela Mısır’daki Memluk rejimi veya Fas ve İran’daki Sultanlıklara kıyasla Levanten şehirleri destekleyen, izin veren bir yanı vardır. Osmanlı, Avrupa ülkelerinin ticaretine ve dostluğuna ihtiyacı olduğunu biliyordu. Sanıyorum şehirler daha fazla uluslar arası oldukça, devletleri de olduklarından daha fazla uluslar arası olmaya zorlayacaklardır. Olup biten budur bence.

 * Levant kentleri araştırmış bir yazar olarak Müslümanların, Yahudilerin ve  Hıristiyanların bir arada yaşamalarının mümkün olacağına inancınızı sorsam…

* Buna inanıyorum. Hükümetler, devleti yönetenler bunu istediği sürece… Zenginle fakir, solla sağ nasıl yaşayabiliyorsa tarihteki Levant kentlerin insanları da bundan daha kötü yaşamadılar. Hükümetlerin çok zayıf ya da birlikte yaşamı koruma konusunda isteksiz olduğu zamanlarda, mesela İzmir’de 1922’den, Beyrut’ta 1975’ten sonra olduğu gibi cehennem ortaya çıkıyor.

* Beyrut demişken… Son gelişmelere bağlı değerlendirirsek neler söyleyebiliriz?

* Sanıyorum, Beyrut, Şam’dan daha istikrarlı olmayı kanıtlayabilir. Bir seçim yapmak zorunda. Tekrar kabile düzenine mi dönecek yoksa Levanten mi olacak?

* Şehirlerin kaderini insanlar belirliyor diyorsunuz? Bugünkü dünyada  şehrin/coğrafyanın kaderini belirleyen kimlik olarak gösterebileceğiniz bir        lider/şahsiyet var mı? Türk Başbakan’ı Tayyip Erdoğan’ı bu bağlamda değerlendir  misiniz?

* Zannediyorum ki Şam’ın geleceği, Esat ailesine Beyrut’un geleceği Hizbullah liderlerine bağlı. Türk Başbakan çok büyük güce sahip. Ankara ve İstanbul’u, “gavur İzmir” diye tanımladığı İzmir’den daha fazla etkiledi.

* Karşıtların birleşimi… Ve fakat bir gün mutlaka ayrılık mı geliyor?

* Mutlaka ayrılık olacak demek doğru değil. Londra, Paris ve NY, Bombay gibi pek çok şehir karşıtları absorbe edebildi.

* Peki ya İngiltere, İtalya, Fransa gibi dış güçler etkin siyasi rol üstlenmeseydi Levant

* Kentlerin insanları birlikte yaşamı sürdürebilir miydi?

* Daha kolay olabilirdi 1956’daki Suveyş işgali bir felaketti. Fransa 1918’den sonra Beyrut’u işgalinin ardından dengeleri bozdu. İngiltere’nin 1882’de İskenderiye’yi bombalamasından sonra olduğu gibi.

*  Kozmopolit yaşam devlet koruması altında daha kolay ayakta kalabiliyor öyle mi?

*  Evet. Osmanlı Sultanları kozmopolitizmden yanaydı. Destekledi. Ve Avusturya        

* imparatorları Viyana’da aynı şeyi yaptı. 1952’ten önceki Mısır’ı yönetenler, Kahire ve İskenderiye’de aynı şeyi yaptı.   

  * Mustafa Kemal hiç doğmamış olsaydı Akdeniz; Yunanistan, Türkiye ne olurdu?

* Mustafa Kemal ile Venizelos ırka dayalı homojen devletler isteyen aşırı milliyetçi kişiliklerdi. Onların muhaliflerinin daha az milliyetçi olduklarını düşünüyorum. Eğer, kraliyet yanlıları yönetimde kalsalardı iki ülkede de durum daha farklı olabilirdi. O dönemde Mısır ve Lübnan farklı bir yöne gitti. Daha büyük bir kozmopolitliğe yöneldi.

* Kitabınızda, “Ne Arabın yüzü, ne Şam’ın şekeri” sözünü hatırlatarak Türklerle Araplar arasında pek de sempati olmadığını söylüyorsunuz. Son günlerde değişmiş gibi görünüyor mu size de?

* Umarım değişmiştir. Fakat Arapların 1916’daki ihaneti klişesi ve daha başka şeyleri  iki taraf da unutmuş değil.                                

* Levant kentlerde etkin rol üstlenmiş aileler söz konusu. Bugünün dünyasında Ailenin yerine geçen nedir?

* Web siteleri, internet siteleri ailelerin yerini aldı. Günümüzde artık web’i kullanan kişiler milyonlara üyesi olan aileleri oluşturuyor. Artık ırka dayalı nefretin yükseldiğini düşünmüyorum. Aksine dünya çapında müzik, iş ve ilişkiler ağına ait gençler arasında azalıyor.

 * “Hepimiz Levanteniz” diyorsunuz. Ancak Levant düzenin sancılarıyla nasıl baş edeceğiz?

* Eğer hükümetler sözle savundukları yasa düzenine ve ideallere bağlı kalırlarsa, zannediyorum Levanten olarak kalabiliriz.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 12 Ekim 2011 by in Okuduklarım and tagged , , , , , , , , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

TANIK... #istanbul #galata #galatakulesi DERTLEŞTİK, EVET... #burgazada #martı #silence #seagull SONBAHAR...#autumn #sarmaşık #sonbahar #kırmızı SAYGI VE MİNNETLE... Kitap Fuarı’na yolu düşenlere selam olsun... #mübadele #biravuçmazi #kitapfuarı #lozanmübadillerivakfı #everestyayınları SAKİNDİ EVET... #poyrazköy #sea #silence #boat HADİ #cycling #suadiye #bisiklet #sunset “Ben o yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem...” #sabah #begonvil #sezenaksu #nofilter DALGALIYDI EVET... #lodos #suadiye #nofilter #windy💨 #waves Gülümse... Minnettarım HADİ... #cycling #sonbahar #bisiklet #autumn #suadiye #nofilter Sahi şeker pembesi bulutları nereye sakladın? #rainy #yagmur #sabah #morning #martı #seagull SABAHTI... #begonvil #kumru#sabah “ARKADAŞ”şarkısını birlikte söyleyip, birlikte ağlıyorsak; gerisini dünya düşünsün. #oguzguvengazetecidir Eni boyu, top yekün doğa...#nature
%d blogcu bunu beğendi: