Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

Demli Çay…

Yıllar önceydi.

Bir yaz vakti elime bir yerlerden Suat Taşer’in “Gönderilmemiş Mektuplar”kitabı geçmişti. Küçük, kırmızı kapaklı, tıkış tıkış anı dolu bir kitaptı.

Beni alıp, yıllar öncesinin İzmiri’ne, denizin en sakin, en mavi, en balık dolu olduğu İzmir’e komşu bir kasabaya götürmüş, epey bir süre gönlümü hoş tutmuştu.

Sakin bir İzmir kasabasında, insan sevgisiyle harman olmuş duygular, öyle içten anlatılmıştı ki, kendimi o kitabın içinde, herhangi bir satırında, bir cümlesinde hep buldum.

Dün, o kitaptaki gibi sessiz bir deniz kenarındaydım.

İstanbul’daydım.

Önümde onarılmak için karaya çekilmiş, macun kokulu sandallar, boya ve tiner kokuları.

Hemen yanımda deniz.

Deniz kenarında tahtadan bir kulübe.

Ve o küçük kulübe içinde, yeni doğmuş kuzu sıcaklığında dostluklar…

Dudaklarda rakı şarkıları… Öyle şarkılar ki sözlerini baştan sona hiç kimsenin bilmediği, ama mutlaka tanıdık birkaç mısranın mırıldanıldığı…

Masalar tahta mıydı?

O dostluklar yüzyıllık mı?

Hikâyeler tanıdık mı?

Kulübenin dışında birkaç tahta sandalye… Hani öyle, geçerken bir soluk almak isteyen olursa diye konulmuş sandalyelerden.

İsteyen deniz kenarına götürsün, isteyen sandalın gölgesine…

Özgürce.

Hesapsız.

Ben, deniz kenarındaki sandalyeyi seçtim. Belki tek başınaydı diye. Yani ayakları var ama sağlam değil, yani kalabalık içinde tek başına diye… Yani deniz kenarında iyot kokulu, yani iddiasız ve boyasız diye.

Adımlarımla sahildeki midyeleri kıra kıra, beklenenden daha da gürültülü yürüyüp sandalyeye oturduğumda, kırdığım midyelerin keskin kenarları içimi acıtmaya başlamıştı bile.

Bir yerlerim kesiliyormuş gibi içim sızlıyordu.

Midyeler ne kadar suçluydu, sen ne kadar?

Derin bir soluk alıp arkama yaslandım, gözlerimin önünde kara bir deniz. Yıldızlı bir gecenin pırıltılarıyla aydınlanmaya çabalayan ama karanlığı, kapkaralığı öylece duran başı yok, sonu yok bir deniz.

Sen bu karanlığın neresindesin?

Ayaklarım neredeyse denizin içinde. Dalgaların serinliği her yanımda. Ani bir ürpertiyle gidip geliyor tüm vücudum.

Ne zamandır yüreğime söz geçiremiyorum. Yüreğim sıcaklık istiyor, aydınlık istiyor. Kulübedekiler tek bir ampulle mi yenmişler karanlığı?

Böyle mi sanıyorsun.

Karanlık denizin bir yerinde gürültülü bir balıkçı motoru var. Kara denizden daha kara bir gölge arıyor gözlerim.

Ses yanımda.

Sen çok yakınımda. Dikkat kesiliyorum. Motorda en az iki kişi olmalı, pek neşeliler.

Demek iyi balık yapmışlar.

Beni görüyorlar mı acaba?

Benim onları aradığımı biliyorlar mı?

Hep bir şeyleri aradığı mı?

Onların denizini sahiplenmiş gibiyim. Biraz da kıskancım aslında. Kıskandığım iki farklı sesin, aynı güzelliği yakalamış olması. Benim yankısız sesimin öksüzlüğünü yüzüme vuruyor.

Motor uzaklaşıyor; sesler öyle yakın değil artık.

Karanlık, giderek daha karanlık…

Kulübenin tahta kapısı gürültüyle açılıp kapanınca gözlerimi denizin karanlığından o balıkçı kulübesinin aydınlığına çeviriyorum.

Yüreğimi de…

Gençten bir çocuk, elinde ince belli bir çay bardağı ile yanımda beliriyor. Demli bir çay belli ki… Havanın kokusu iyottan çaya değişiyor.

Dalga sesi gibi derinden, “Biraz ısıtır.”diyor.

Gözleri gözlerimde, elime çay bardağını tutuşturuyor.

Çay tabağı hala ıslak. Parmak uçlarım ıslanıyor. O an rüzgârın şiddetini daha iyi anlıyorum.

“Sağol.”

“İsterseniz içeri gelin. Orası sıcak. Boş masa da var.”

“Böyle iyi, sağol. Hem birazdan kalkacağım.”

“Siz bilirsiniz, üşümüşsünüz. Hem… tek başına… ne bileyim.”

O da, ben de söyleyecek bir söz bulamadık aslında. O benim tek başıma olmamdan kendi namına rahatsızlık duymuştu.

Ben, benim tek başıma olmamdan kendi namıma suçluluk.

“… hem tek başına… Ne bileyim?”

“Doğrusu ben de ne bileyim.

“Bir şey isterseniz, yani çay filan…”

“Oldu, haber veririm.”

“Siz yorulmayın, ben biraz sonra yine gelirim.”

“Zahmet etme”

“Yok, yok zahmet olmaz”

Geldiği gibi yine sessiz, bu kez arkasına karanlığı alıp yürüdü. O’nun da ayakları suçlu, o da kırıyor midyeleri…

Karbonat acılığındaki çayımı yudumladım. Şimdi daha iyiyim. Sıcak bir çayı, sıcak bir sesi ne çok özlemişim meğer.

Saat kaç şimdi?

Uzun zamandır saatleri pek umursamıyorum. Böylesi daha iyi. Saatin güne, saatin aya, saatin yıldıza, denize ayarlı olduğu zamanlarda yaşamak ne güzel olurdu.

Saatin sana ayarlı olduğu zamanlarda yaşamak…

Özlemişim o günleri.

Ah, neden durup durup karşıma çıkıyorsun?

Boş bardağı ne yapacağımı bilemiyorum. Elimde tutsam, yere koysam, genci çağırsam, içeriye bıraksam…

Nereden geldiğini bilmediğim bir ses yüreğimde yankılanıyor.

“Hadi, hadi, içeri girmek için bahane arıyorsun. İşte iyi bir fırsat. Çocuk birazdan gelir, hadi kalk. Yok, yok otur…”

Nasıl olsa bir defa içeri girmem dedin, bırak gelsin çocuk, verirsin eline, bir teşekkür daha. Tamam.

Ne olacak ki içeri girip. Hem artık geç oldu. Şimdi bir de onlarla konuş, tanış, laf anlat…

Çocuk beni anlatıyordur şimdi. Yaşlı olan, ak sakallı, az sakallı adam babası olmalı.

“Töbe, töbe tek başına gece vakti ne arıyormuş burada?”

“Ne bileyim baba, bir tuhaf.”

“Deli mi yani? Len kendini öldürmesin. Durup dururken al başına belayı”

“Yok canım deli değil. Doğru düzgün konuşuyor.”

Bütün deliler böyledir. Doğru düzgün konuşur anlamazsın deliliklerini. Ben bir keresinde…

“Allah aşkına başlama kerelere…”

“Doğru konuş len, bir de seninle mi? Tövbe tövbe.. Git bak bakalım ne yapıyor?”

“Ne yapacak, oturuyordur.”

“Dur, ışığı kapatalım, pencereden bak”

“Ayıp olur yahu anlar…”

“Anlasın yani, ne olmuş.”

“Ne bileyim, meraklı gibi…”

“Gibisi mi var bu işin?”

“Peki kapat ışığı ama hemen de aç, ayıp olmasın, yani gözlüyor gibi.”

Soğuk daha soğuk, karanlık daha karanlık oldu. Kulübedekiler de gidiyor galiba. Işık da söndü.

Doğru ne zamandır kahkaha da yok, şarkı da…

Çocuk da gelmedi bir daha.

Çay bardağı…

Yere koysam kırılır mı? İçine para koysam mı? Niye ses kesildi birden, bir şey olmasın?

Aman canım hepsine birden ne olabilir ki? Hepsi dediğim kaç kişi?

Tabak, çanak sesi de yok. Toplandılar her halde.

İnsanların toplanması ne kadar sürer ki?

Bir paket sigarayı masadan alıp, üstüne de montunu attın mı işte oldu bitti. Çekip gitmek için bu kadarı yetiyor insana.

Ben buralara gelirken bir sigaramı, bir kendimi, bir de seni aldım.

Hepsi o.

Anılarım, hüzünlerim, acılarım, umutlarım kendiliğinden düştüler peşime. Tek bir söz etmeden.

Elimde çay bardağı, içimde bir garip kararsızlık. Gözlerimde karanlık deniz, üstümde iyot kokusu.

Arkamda karanlığa bürünmüş kulübe…

“Bak ışık sönünce ayağa kalktı.”

“Gidiyor galiba.”

Galiba…

Gidiyorum galiba, kalıyorum galiba, acıktım galiba, doydum galiba…

Neyimiz kesin ki.

Dönüp bir an arkama bakıyorum. Çay tabağını yere koyuyorum usulca. Bardak tabağın içine yatıyor.

Düzeltmiyorum.

Aklıma bile gelmiyor düzeltmek o an. Yerden, el yordamı bir midye alıyorum.

Bir an yüzümü kaplayan ama hemen yok olan gülümsemeyle, az boyalı, macunlu teknelerin yanından geçiyorum.

Sonra kulübenin.

Çocuk camda.

Arkada birkaç adam, konuşmalar bitmiş, gözler huzursuz takipte.

Buğusu ilinmiş cama dayanıyor çocuk, gülümsüyor.

Ben de.

İçim rahat.

O ki tanımamışız birbirimizi, bilmemişiz.

Ne vakit gelsem demli çay…

(Sonbahar Yakın isimli kitabımdan…)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 13 Aralık 2011 by in Kitaplarım and tagged , , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

SAKİNDİ EVET... #turin #italy Özen... Eskidendi, çoook eskiden #tbt#gardening #toprak #bahçe Milyonlar #iyikivarsıneren dedi sana ama yoksun. Ne acı, bu ülkede "yok" olunca "var" olunuyor çok zaman... Eskidendi, çok eskiden...#vişnelikörü #cerry Sessizdi evet... Hadi...#bycicle #bisiklet#goccia #suadiye Nasıldı o şarkı: "Kurşuni Renkler" #sezenaksu #istanbul #sea #deniz #kurşunirenkler Bize rağmen... #sunset #sunset🌅#nofilter "İçim"den geldi... Taaa içimden hem de#ataturk #mustafakemalatatürk "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #ensevdiğimses "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #bosphorus #kızkulesi #kuzeyyanımayazım#mavi Tutunmak... Benim İstanbul'um... #bosphorus #kanlıca Benim İstanbul'um... Azıcık çabayla, biraz vakit de asla İnsan kendi İstanbul'unu bulabiliyor..#istanbul #boğaz #bosphorus #sarıyer Bakış#cats #kedi
%d blogcu bunu beğendi: