Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

KONAK ADASI

        Zamanın orta yerinde… Günün orta yerindeyim. Denizin orta yerinde hiç benim olmamış yaşamı seyirdeyim.

       Yaşamın orta yerindeyim.

 

İsmini bilmediğim bir adada, yaprak hışırtılarını dinlemek için zeytin ağacının gölgesinin vurduğu, bozuk kaldırımın kenarına iliştim. Yamuk ince gövdeye sırtımı verdim.

Minik taş kaldırıma düşmüş, ince çağla yeşili yaprağa dokundum.

Yaprakların rüzgârla oynaşması olmasa, pırıltılı yeşiller, mavi gökte alacalı oyunlar mı oynardı?

Çitlediğim çekirdeğin kabuğu yere düştüğünde gümbürtü mü kopardı?

Oysa ki, hiç ses yoktu.

Sokak boştu.

Anladım ki, burası geleni, geçeni olmayan bir yoldu.

Başımın üstünde güneş ağır ağır yol aldı.

Sıcaktı.

Rüzgâr yokuşun başından hafifce esti, gözlerimi kapatıp başımı arkaya attım. Yasemin kokusunu içime çektim.

Rüzgâr sıcaktı.

Bir tıkırtıya açtım gözümü. Semerinde sazdan süpürgeler asılı, gri renkli bir eşek yokuşu yarılamıştı. Acelesi yoktu. İnce ayaklarında parlayan nallar taş zeminde kaydığından mıdır bilinmez ağır ve sakin adımlar atıyordu.

Sahibi daha arkada, daha yavaş ve daha sakin yürüyordu.

Yorgun ama pırıltılı, çekik, kara gözlerinde kendimi gördüm. Zeytin ağacının gölgesinde avucumdaki kabak çekirdekleri ve uçuşan saçlarım, dağınık üstüm başımla, eşeğin gözünden dünyamı gördüm.

O, kısa tüylü dik kulaklarına konan sinekleri kovalamak için başını salladı. Benim dünyam karıştı. Bir gökte buldum kendimi, bir kaldırımda.

Yerimde duramaz oldum.

Yerimi bulamaz oldum.

Zeytin ağacı göğe fırladı, sessizlik savruldu, uğultu doğdu. Yaprakların sedefi karardı, gök kendini yere attı.

Eşek geçip gitti de dünya duruldu.

Kısa pantolonlu çocuklar koşuşturdular çevremde.

Dizlerinde kabuk tutmuş yaraları, terli yüzleri ve mutlaka çekirdek izli elleriyle…

Çocuklar konakların geniş avlularında kayboldular.

Yüzyıllık tahtaları siyaha durmuş, damları akan, merdivenleri çatırdayan, nem ve yaşam kokan konakların taş avlularında…

Anladım, yaşlı yüzlü konakların adasıydı burası.

Ve dar sokakları çevreleyen yüksekçe taş duvarların arkasındaki geniş avlularda, güllerle, sardunyalarla ve mutlaka yaseminlerle renklenmiş konaklardı adanın sahipleri.

Hiç birini görmedim; konakların sahiplerini diyorum, görmedim.

Zamanın bir yerinde, gerilerde kalmışlardı.

Bildim.

Uzun zamandır görmediğim, adımlamadığım Arnavut kaldırımlar, taş yollar, çok eskilerden binlerce anıyı, yaşamıma sessiz sedasız armağan eden taş konaklarda sonlanıyordu.

Pencereleri sarıp sarmalayan paslı cumbalara dayanmış ve öylece bırakılmış toprak saksılar hangi zamanların özlemiyle…

Solmaya yüz tutmuş isimsiz çiçekler hangi kırgınlıkla şimdi…

Yüksek taş duvarların gölgesinde dinlenen konakların numaraları kireçle yazılmıştı.

Ve mutlaka begonvillerle renklenmişti gri taşlar.

Sahi,

                Taşlar begonvillerin yavuklusu mudur?

                Değilse, kırmızı çiçeklerini neden serin

                taşların boynuna dolar durur sıcağın çiçekleri?

Kim bilir?

                Kim yazar begonville taş duvarın aşkını, ya kimler okur?

 

Konak kapıları belli ki günde sadece birkaç kez açılır. Menteşelerin tembelliği, küskünlüğü ve inadı mutlaka bundandır.

Gıcırdayan konak kapıları adlandırılmamış yalnızlıkları mı

yüzümüze vurur?

Kim duyar?

Daracık sokak araları, geniş yüreklerin yolculuğunu seyretmiştir, yıllar boyu. Sessizce…

Kim geçer sokaklardan?

Kim dokunur paslı kapı kulplarına?

Kim süpürür zeytin yapraklarını taş avlulardan?

 

                    Ah kim dinler begonville taş duvarın aşkını?

Kırçıllı kuşlara kim ufalanmış ekmek verir, kim su doldurur boş yoğurt kasesine?

İsmini bilmediğim bir adada, ağ attım denize. Sorular çıktı kısmetime…

Onları bu küçük adaya verdim.

Dakikalarımı, saatlerimi…

O bana, sessizliği verdi…

Serçe kuşlarının toprak renkli kanatlarını, asırlık kiliseleri, hiç bilmediğim, tatmadığım balıkları verdi.

En çok da Arnavut kaldırımlarını, taş yolları.

Yokuşları. Ama yokuş gibi yokuşları. Dar, sessiz, evlerin gölgeleriyle kararmış, minik kedilerin merdivenlerde uyuduğu, minderlerin eşiklerden hiç alınmadığı, kapıların hiç kilitlenmediği ve belki de kapanmadığı evlerin sıralandığı yokuşları…

El örgüsü dantel perdelere, mavi ve beyaz yağlıboyalarla renklenmiş pencerelere iyot kokulu rüzgârı taşıyan yokuşları…

Daha önce hiç geçmediğim dar sokaklarda yürüdüm. Sanki benden sonra kimseler geçmeyecekmiş gibi saatlerce ve sahiplenerek yürüdüm.

Aşınmış taş yollarda ayaklarım kaydı, düştüm, dizim kanadı.

Dizleri kabuk bağlamış çocuklar yine koşturarak geçtiler. Güldüm, onlardan biriydim.

Bildim.

Yokuşu çıkmak yerine indim. Denize doğru, denizden esen rüzgârı yüzümle itekleye itekleye, yosun kokusunu içime çekip, martı çığlıklarını dinleye dinleye, begonville taş duvarın aşkını bırakıp yosuna, midyeye yürüdüm.

Akşam üzeri, güneşin kırmızı bir top olup denize indiği zamanda, sessizliğin yerine maviyi koydum.

Minik kıpırtılarıyla dalgalar oynaştıkça, martılar beyaz köpükleri öpüp öpüp havalandıkça, sözler duydum.

Denize set çeken taş duvar, kırmızılı sandala kızıyordu, sandal dalgayla bir olup çekiyordu kendini diye. Aralarındaki kalın ip gıcırdayarak geriliyor sonra da birden kendini suya vuruyordu. Kırmızılı sandal tam “gidiyorum” derken, burnu taşlara sürtüyordu. Taş duvar, belli ki “öyle sıkı asılma ipe. Vermem seni denize” diyordu.

Sözlerle duydum maviyi,

                         Sözlerle seyrettim…

Kırmızı sandala attım kendimi, sırtımı taş duvara, yüzümü güneşe verdim. Sandal gülümsedi, gördüm, “Hadi çöz beni gidelim” dedi, duydum.

Minik kıpırtılarla salınıp durdum. Maviye verdim elimi, iyot doldu avucuma.

Denize teğet kırlangıç kuşları geçti. Kanatları suya değdi bir an.

Kırçıllı kanatlarda gördüm maviyi.

                          Kırçıllı kanatlarda seyrettim…

Uzağa baktım. En uzağa, mavinin kızıla döndüğü yere. Sahi orada balıklar ne renktir, yosunlar ne renk?

Mavi, mavi midir?

Yakamozlar çocuk mudur?

İsimsiz bir adada denize ağ attım, sorular çıktı kısmetime…

Soruları yaşama kattım.

Kırmızı boyası çatlak, ağları karışık, başaltı zift kokan sandalda bu kez sırtımı güneşe verdim, yüzümü yokuşlara.

Sudan karabataklar havalandı, deniz yüzüme damladı.

Kim duyar kuşları?

Martıları, kırlangıçları?

Kim çıkar bu yokuşları?

Bedenimi sandalda bırakıp yokuşları tırmandım.

Telaşsızca.

Tahta sokak kapılarını çaldım. Kimseler açmadı.

Kubbesi çökmüş kiliselere girdim.

Kiremit renkli çizgilerde gördüm Tanrıyı.

                         Gümüş kaplı yüzlerde gördüm.

                         Yarısı yanmış ince mumlarda gördüm Tanrıyı

                         Tozlu org tuşlarında gördüm.

İs bulaşmış duvarların yanından kıvrılan tırabzanlara tutunarak merdivenleri tırmandım.

Adımlarımın gıcırtısı, yüz yıllık çanı kıskandırdı.

Çan kulesi çığlığa durdu.

Kiremitleri kırık damdan kumrular havalandı telaşla. Kanatlarından kopan tüyler önüme düştü.

Kırık pencere camından bir parça koptu.

Tüyün üstüne düştü.

Kumrular gökte bir tek kendilerinin duyduğu korkulu çığlıklarıyla dönüp durdular. Çan susana kadar hiçbir yere konmadılar.

Kuytuda dinlenen bir bakkal dükkanından çocuklar fırladılar, ellerinde kırmızı horoz şekerleriyle.

Canım çekti, naylonu tozlu horoz şekerimi aldım. Üfleyip ıslıklar çalarak yürüdüm.

Güldüm.

Horoz şekerinde gördüm yaşamı

                        Horoz şekerinde seyrettim.

Dudaklarımın kırmızısı, begonvillerle yarıştı.

Yürüdüm. Akşam olana, martıların yağlı tüyleri denize yatıp, zeytin ağaçlarının yapraklarındaki çağla yeşilleri siyaha durana dek yürüdüm.

Leblebi tozu yedim, bol limonlu ada çayı içtim. Sandalların arasında dolaşan minik balıklara ekmek verdim, martılar yedi. Mendireği geçip iskeleye yürüdüm.

Balıkçı motoru demir aldı denizden.

Ben kendimi adadan aldım.

Maviyi yokuşlarda bıraktım,

                         Kanatları kırçıllı kuşları,

                         Zeytin ağaçlarında….

                         Konakları, taş yollarda.                                

                         İsmini bilmediğim adayı

                         Ardımda bıraktım.

Sahi, kim yazar begonville

Taş duvarın aşkını,

Ya kimler okur?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 30 Haziran 2012 by in Kitaplarım and tagged , , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

SAKİNDİ EVET... #turin #italy Özen... Eskidendi, çoook eskiden #tbt#gardening #toprak #bahçe Milyonlar #iyikivarsıneren dedi sana ama yoksun. Ne acı, bu ülkede "yok" olunca "var" olunuyor çok zaman... Eskidendi, çok eskiden...#vişnelikörü #cerry Sessizdi evet... Hadi...#bycicle #bisiklet#goccia #suadiye Nasıldı o şarkı: "Kurşuni Renkler" #sezenaksu #istanbul #sea #deniz #kurşunirenkler Bize rağmen... #sunset #sunset🌅#nofilter "İçim"den geldi... Taaa içimden hem de#ataturk #mustafakemalatatürk "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #ensevdiğimses "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #bosphorus #kızkulesi #kuzeyyanımayazım#mavi Tutunmak... Benim İstanbul'um... #bosphorus #kanlıca Benim İstanbul'um... Azıcık çabayla, biraz vakit de asla İnsan kendi İstanbul'unu bulabiliyor..#istanbul #boğaz #bosphorus #sarıyer Bakış#cats #kedi
%d blogcu bunu beğendi: