Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

KİŞİSEL SEZEN TARİHİM

Mimoza zamanıydı.

Her hangi bir Nisan günü. İstanbul’da her ağaç çiçeğe durmuş da en çok erik ağaçlarının beyazı, çocuk yüreğimin hayalleriyle aynı gökte uçuşuyor. Öyle bir gün… 70’lerin ikinci yarısı…

O, “öyle bir gün”dediğim güne kadar bir sesi sesim yapmışlığım, bir sözü sözüm saymışlığım yok.

Evimizin tek radyosu, salonumuzdaki büfenin tam orta yerinde, gamilo gibi duruyor. “Gamilo ne mi?” Anneannem öyle derdi, büyük, hantal… Öyle işte…

Lambası ısınmış, sönük bir sarı ışık, siyah mika düğmenin göbeğinde ha var, ha yok… Dokununca parmak uçlarım ısınırdı; ne güzel…

“İzmirli bir genç ses” dediler mi, demediler de ben sonradan sonraya mı hayal ettim, bilemem, hem belki bilsem de söylemem…

“Kusura bakma iş işten geçtiii” diyor radyodaki ” Ses”, ben “Kusura bakma, içimden geçti” anlıyorum. “Ses” arada titriyor mu, radyo yayınından mı bilemiyorum, hem belki bilsem de söylemem.

Çocuğum daha…

Hadi diyelim ki genç kız ile çocuk arası bir yürek var içimde bir yerlerde. Bahçelerden erik çaldığım, hava kararmadan evde olduğum, sofrayı hazırlarken bir tek çatal bıçak taşıdığım zamanlar…

Bir Nisan vakti, mimoza zamanı…

Radyo başında nöbete durduğum günler…

O sesin peşinde kendimi hayata vurduğum günler…

“Ses”, Yaşanmamış Yıllar diyene kadar huzurluydum söylüyorum işte… An an, nota nota takipteydim ama huzurluydum. Ta ki, Yaşanmamış Yıllar’ a kadar. O başkaydı…

“Ben beni kendi içimdeeee… Bilmem ararsam bulur muyum?”

Ses, karşıma geçmiş bana benim sorularımı soruyordu…

Ses, karşıma geçmiş beni bana soyuyordu…

Tuhaftı, kimselere benzemiyordu…

Zaman?

Geçiyordu elbet.

Caddebostan Maksim’in kulis kapısında saatlerce bekleyebiliyordum artık, yok hayır, içeri giremiyordum, “Ses”i göremiyordum ama bekliyordum.

İçeride olduğunu biliyordum ve bu yetiyordu.

Hem radyodan duyduğum, televizyonda, karlaması bir türlü geçmeyen siyah beyaz ekranda gördüğüm sesi ilk kez canlı canlı işitiyordum.

Heyecan mı?

Yok, ben böyle sormazdım; şöyle diyebiliriz ama: Şükür ki insan otomatik nefes alıp veriyor…

Yıllar?

Geçti elbet.

Resimlerini kesip kesip beş ortalı çizgisiz defterime yapıştırıyordum ve  yırtılmasından korkarak usulca çevirdiğim sayfalarından kocaman iki ela göz bana bakıyor, dünyayı üç beş nota ile savuruyordu.

Ben?

O günler “Kaybolan Yıllar”ı ağlamadan dinleyemediğim, söyleyemediğim günlerdi.

Siyah etiketli 45’liğin cızırtısına kim bilir hangi kırgınlıklarımı saklardım, bilemiyorum, hem belki bilsem de söylemem…

Yıllar?

Geçti geçmesine ya bendeki kulis kapısı inadı geçmedi bilesiniz.

“Ses”, yine geldi Caddebostan’a… Üstelik yer gök Bülent Ersoy diye inliyor.

Ben?

Soru mu bu şimdi, oradayım elbette. Yok canim, yine içeride değil, kulis kapısının önünde… Cebimde bir taş, üzerine SERÇE’ye benzemeyen bir kuş çizmişim serçe niyetine… Bir de postaneden “Ses”in siyah beyaz kartpostalını almışım.

Ama asıl önemlisi yanımda çok özel bir şey var.

Minik Serçe filminin iki afişini birbirine yapıştırmışım, üzerine de onlarca fotoğrafını. Afişin bir tanesinde “Ses”in kocaman yüzü. Planım imzayı tam da buraya attırmak, alnına…

Alın yazısını yazsın ve o ana tanık olayım.

Ne iddia…

Şansım yaver giderse posteri imzalatıp, taşı vereceğim… Yardımı olursa diye, “Haydi şansım dön bana…” diyorum içimden.

Kapıdaki adam artık tanıyor beni.

“Yine mi sen?” bakışlarıyla kızarıyorum ama geri adım atmak yok.

 “Geldi mi?” diyorum.

Boyu mu uzun, ben mi kısayım, pek mi tepeden bakıyor, bilemiyorum, hem belki bilsem de söylemem.

“Bir haber verseniz?”diyorum. ” Sadece bir dakika görüp ve ölmezsem çıkıp geleceğim.”

“Bekle” diyor.

Vallahi de billahi de “Bekle” diyor.

Caddebostan denizindeki dalgalar, martılar, orkestra, biletlilerin itişip kakışması… Hiç birşey o an kulağımdaki uğultuyu bastıramıyor.

On yüz milyon bin saat sonra kulis kapısı genel müdürü, saygıdeğer aziz ruhlu adam geliyor ve…

Yok, bayılmadım, bu satırları yazdığıma göre kalbim de orada durmadı, “İçeri gir, sağa dön merdiveni çık. Zaten sorsan söylerler ya hemen merdivenin başındaki oda” diyor.

Da…

Ayağimda bir inat, bir başıbuyrukluk…

Adım atsam uçacağım, çakılı kalıyorum.

Peah…

Şuursuz.

“E hadi” diyor kulis kapısı genel müdürü, “gir de oyalanmadan gel.”

Hatırladığım şu: Sazlar akort yapıyordu, Fatma Girik saçını yıkamış, havluya sarmış, bornozla dolaşıyordu, birileri birilerine  tepsi içinde meyve götürüyordu ve merdivenlerin başından iki ela göz bana bakıyordu.

Ben?

Donup kalmıştım… “Dilimin ucunda kelimeler…”

“Merhaba” diyen sesi mi ayılttı beni, bilemem, hem belki bilsem de söylemem. Harikaten hep söylendiği kadar ufak tefekti işte. Zayıf… Minik yüzündeki gözleri belki de o yüzden kocaman görünüyordu ve dudakları ve kulakları…

Odası tam ona göreydi. Minik kadına uygun kuytuda bir kuş kafesi… Aynanın önündeki koltuğa oturdu, ben de karşısında dikildim.

“Bir türlü söyleyemiyorum.”

“İmza” mı dedim, bilmem, hem bilsem de söylemem.

O şahane posterimi açıp göstereceğim de yer yok ki, ne fena… İki film afişi odanın zeminini kaplayacak. Açtım yine de.

” Bu ne?” dedi gülerek?

Filozofum ya o zamanlar, hemen atıldım: İmzayı alnınıza atar mısınız? Alın yazınızı yazar gibi…

(Keşke yapabilseydi/yapabilseydik bunu. Belki o vakit, kalan olmayı, yanan olmayı silip atardı gelecek günlerinden.)

Afişin üzerine yattı neredeyse, alnına ” Fügen’e sonsuz teşekkülerimle, sevgiyle” yazdı.

Mutluydu.

Mutluydum.

Serçeye benzemeyen serçeli taşı verdim, aldı… Tuvalet masasının üzerine yerleştirdi. Konuştuk belki o anlarda, bilemem, hem belki bilsem de söylemem…

Afişin arkasını çevirdi.

“Bebek’te hemen denizin dibinde oturuyorum ben. Bu da telefon numaram. Aramak istersen”dedi.

65 58 15… Numara galiba böyleydi, hayır hiç aramadım…

Sonra yıllar geçti elbet.

Sanki hala aynı merdivenin başında bana dikilidir o ela gözler ve ben yerimde mıhlanmış dururum.

Neyse…

Gazeteci oldum ben. Kulis kapısı değil ön kapılardan basina ayrılan kontenjandan… Ooooo, her konseri, her gösteriyi…

Ama yüreğimde hep aynı heyecanla…

Hep sevdim onu, onu sevdiğimi hep bildi.

Gidemediğim konserlerdeki yeni şarkılarını arkadaşlarım teybe kaydedip dinletti yıllarca, ne vakit televizyonda görse biri, telefonum çalardı “Seninki çıktı, kaçırma.”  Kasetlerini hep ikişer tane aldım, biri bozulursa diğeri sağlam kalsın diye… Haa elbette kasetçi dükkanlarına hep sabah, hep dükkan sahibinden önce vardım. Kepenk açmasını beklemek  ne büyük heyecandı…

Hala yeni CDsi çıktığında sabahın köründe gider alırım.

Sonra yıllar geçti elbet.

Yol aldık ikimiz de…

Yaş aldık, yas aldık.

İlk kitabım çıktığında “Ses”, Esentepe tarafında, stüdyodaydı. Gittim. Ben ona Sonbahar Yakın’ı verdim o bana anneannelerimizin şarkısını dinletti; Rumeli Türküsü’nü…

Bir soğuk gecede mavi kazağını, beyaz yağmurluğunu giydiğim Onno’yu bir soğuk gecede beyazın içinde ararken “Ses”in suskunluğu ile yandım… Yok, hayır gazeteci değildim ki o an, tek derdim “Bulundu, iyiymiş, ağlamayalım artık” diyebilmekti, diyemedim.

Sonra yıllar geçti elbet…

“Ses”in sesi soluğu çıkmaz oldu, hastaydı… Kanlıca’daki evde tek bir basamağı dahi çıkamadığı zamanlar.

Her sabah saat onda arardım Ergül’ü. ” Bugün daha iyi” desin diye dua ederdim. Yok, ” Ses” i istemezdim telefona, iyi olduğunu bilmekti tek derdim. Tam üç yıl… ” Ses” yok, seda yok, notalar orta yerde karmakarışık.

İyileşti elbet.

Parkorman’da konser verecek.

Ben…

Kulisteyim.

Yok, kapıda değil, içeride; Suzan makyaj yaparken gözlerinden okuyorum, heyecanlı hatta endişeli… Onca aradan sonra, o ağır hasta zamanların ardından ya aksi birşey olursa? Ah, beni soruyor bir yandan da, sağlığımı…

Bir ağaca verip sırtımı, dinlemiştim şarkılarını… Yüreğim ağzımda. Biliyordum, görmüştüm, kalın varis çorabı vardı ayağında.

Sonra yıllar geçti elbet.

Yeni kitaplar yazdım, yeni şarkılar söyledi, kelimeleriyle kelimelerimin elinden tuttu. Büyüdük birlikte…

Simdi de soruyorlar, ” Sizin kişisel Sezen Aksu tarihiniz ne?” diye…

Onlar şarkıları soruyor herhalde, öyle…

Ben “bir ömür” diyeceğim yine de…

Hem Sezen hiç şarkı söylemedi ki bence, başbaşa verip konuştuk biz.

Öyle…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 04 Temmuz 2012 by in Yazılarım and tagged , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

SAKİNDİ EVET... #turin #italy Özen... Eskidendi, çoook eskiden #tbt#gardening #toprak #bahçe Milyonlar #iyikivarsıneren dedi sana ama yoksun. Ne acı, bu ülkede "yok" olunca "var" olunuyor çok zaman... Eskidendi, çok eskiden...#vişnelikörü #cerry Sessizdi evet... Hadi...#bycicle #bisiklet#goccia #suadiye Nasıldı o şarkı: "Kurşuni Renkler" #sezenaksu #istanbul #sea #deniz #kurşunirenkler Bize rağmen... #sunset #sunset🌅#nofilter "İçim"den geldi... Taaa içimden hem de#ataturk #mustafakemalatatürk "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #ensevdiğimses "İstanbul'dan gitmeli"diyorlar, İstanbul'a gitmek varken... #istanbul #bosphorus #kızkulesi #kuzeyyanımayazım#mavi Tutunmak... Benim İstanbul'um... #bosphorus #kanlıca Benim İstanbul'um... Azıcık çabayla, biraz vakit de asla İnsan kendi İstanbul'unu bulabiliyor..#istanbul #boğaz #bosphorus #sarıyer Bakış#cats #kedi
%d blogcu bunu beğendi: