Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

KİTAP AYRAÇLARIM KUM TANELERİYDİ

image

“Liseliydik. Tutku vardı hayatımızda. Aşkta da kavgada da tutku. Kahramanca sever, kahramanca ölürdük. 70’lerin sonlarıydı. Zor zamanlardı. Daralan yüreğimin sığınağı, bir ıssız çay bahçesi ile Suat Taşer’in “Gönderilmeyen Mektuplar”ıydı.

Bugün hala kütüphanemdeki çoğu kitap yosun kokuyor, kimi sayfalardan avucuma deniz kumu damlıyorsa, bilirim ki genç zamanlarım da oralarda bir yerde beklemektedir…

Hepi topu bir karış. Sayfaları sapsarı. Sanırım hiç beyaz olmamış, fiyatı “500 kuruş.” Zor okunan bir aceleci el yazısıyla yazılmış mektuplardan seçilmiş satırlar serpiştirilmiş pembe beyaz kapağa. Üstünde kitabın adı ve yazarı: Suat Taşer… Gönderilmeyen Mektuplar.
Durup durup okuduğum, okuyup okuyup durduğum kitaplardandır Gönderilmeyen Mektuplar. Kitabı bilenler o mektupların “Saksağan”a yazıldığına şahittir ama ben bana yazıldığından çok eminim. O ki yazıldığı yıllarda henüz bebekmişim ne farkeder, bozmayınız.
Canım Buket “Vatan Kitap’ın 10. Yılı’nı” bahane edip, “unutulmayan okumaların” peşine düşmüş, ve demiş ki, ” Her okurun o sihirli ‘okuma anı’ vardır ya… Unutulmayan bir okumadır bu… Belki günlerce odadan dışarı çıkılmayan, belki sabahlara kadar süren kapalı bir mekanda ya da bir hamakta…
Ama her okuduğunuz kitapla tekrar tekrar o okuma anına dönmek istediğiniz…”
İşte tam da böyle söylemiş. Ve eklemiş, “Hadi o anı anlatın. O okumayı, o heyecanı, telaşı…”
Ne vakit Buket’in yazdıklarını okudum, yüzümde kırık bir gülümseme dolaştı, yüreğimde bir korku…
O sözünü ettiği kitabı da biliyordum, mekanı da… İkisi de burnumun dibindeydi. Bir dokunuşla kitaba ulaşabilirdim, birkaç dakikada mekana. Kitap “Gönderilmeyen Mektuplar” idi, mekan ise Suadiye Çay Bahçesi… Ama bu çok tehlikeli bir geri dönüş, çok savurucu bir kavuşma olacaktı, hissediyordum.
“O ana dönmek…”
Ne güzel bir dilek bu. Ama bu dilek beni bir anaforun içine fırlatıyor, 80’li yıllara emanet ettiğim genç kız yüreğimi bugünün hoyrat duvarlarına vuruyor bir yandan da… Ne yapmalıyım?
O anın peşine düşmek dilendiği kadar eğlenceli olmayabilir; hissediyorum.
Ah Buket ah…
Tılsımlı okuma anlarını didiklemek güzel ama; “ama”sı var işte…
Neyse yine de yapacağım istediğini, kitabımı çantama koyup Suadiye sahiline ineceğim, kim bilir belki paslı bir çivide, kırık bir midye kabuğunda, Ada’dan kopup gelen ılık bir dalgada ya da topyekün hayatta bulurum gençlik yıllarımı… Sonrası Allah kerim.
(Bundan sonraki satırları Suadiye Çay Bahçesi’nde, önümde Gönderilmeyen Mektuplar, zihnimde bir kesif dumanla yazacağım.)
İşte sevgili okur, yazıma, yirmi yirmibeş dakika ara verdikten sonra devam ediyorum.
Geldim, Suadiye Çay Bahçesi’deyim. Elbette o zamanlar geldiğim değil. Eski Suadiye Çay Bahçesi’nin üzerinden Bedrettin Dalan’ın sahil yolu geçiyor şimdi. Bir balıkçı barınağından dönüştürülmüş bu yeni mekan, ama hatıralar havada uçuşuyor ya gerisini boşverin…
Hava puslu. Etraf kalabalık. Plastik masanın beyazı çoktan griye dönmüş. Plastik koltukların ayakları, kamyonlarla Şile’den getirilip sahile boşaltılan kuma saplanmış. Bir de ben oturunca iyice gömüldü, masa yüksekte kaldı.
“Abla ne verelim” diyen çocuğun üstünden deniz akıyor, sırılsıklam. “Kurulan da bir çay getir” diyorum. Çay anında masada, çocuk anında denizde. İhtimal bir sonraki müşteri gelene ya da benim bardak boşalana kadar suda kalacak.
Ve “şu müziği biraz kısabilir misiniz?”diyeceğim kimse yok ortada şu an.
Bakıyorum da çoğunluk nescafe içiyor, o zamanlar yoktu ki nescafe. Varsa yoksa demli çay…
Ah o zamanlar…
70’lerin sonu yani…Masalar tahtaydı ve elbette sandalyeler de… Rengini pek hatırlamıyorum nedense, koyu kahve olabilirmiş gibi geliyor. Yine kuma basardık da kum halis mulis Suadiye’nin kumuydu, çakılı da vardı, denizminaresi de…
Sandalyenin arkasına hırkamızı asardık. Evden çıkarken, ” yanına hırka al” diyenlerimizin olduğu zamanlardı.
Kitap ayracım kum taneleriydi o zamanlar, hala da yosun kokar ya kimi sayfalar.

KAHRAMANCA SEVER, KAHRAMANCA ÖLÜRDÜK

Unutmam, unutamam, 1977 idi yıl. Liseliydik. Dersleri boykot ederdik. Okul bahçesinde toplanıp forumlar düzenler, vatanı kurtarır, slogan atardık o yıllar. Bunu bizden başka yapacak kimse yoktu ki! Biz de yapmazsak bitip tükenecekti bu ülke, öyle bilirdik.
Tutku vardı hayatımızda.
Aşkta da, kavgada da tutku.
Kahramanca sever, kahramanca ölürdük.
Dedim ya liseliydik…
Suadiye Çay Bahçesi sığınağımdı. Ulu dut ve ıhlamur ağaçlarının göğün mavisini sakladığı, bozuk parke taş döşeli dar sokaklardan kıvrıla kıvrıla denize doğru inerdim. Bahçesinde sandalların dinlendiği köşkler ve elbette en yükseği dört katlı apartmanlar arasından… Her defasında başka sokaklardan geçip, Atlantik Sineması’nın dibinden yokuş aşağı, yosun kokusuna doğru gittim mi, tam karşıma çıkardı.
Henüz deniz mevsimi açılmamışken giderdim. Sessiz ve ıssız olurdu. Denize en yakın masaya oturmak isterdim. Zaten kaç masa vardı ki, durun hatırlamaya çalışayım… Yedi mi, sekiz mi? Önemli mi ki?
Mutlaka ince belli cam bardakta çay getirirdi çaycının çırağı. O zaman da ismini bilmez miydim, hatırlayamadım şimdi, ne ayıp.
Sonra gelsin Gönderilmeyen Mektuplar, Suvat Bey, Arnavut Azem Dayı, Saksağan ve elbette “G”.
“Saksağan… Devam ediyor budalalık. Otlar ve ihanetler büyümeye devam ediyor.”
Şimdi bakıyorum da neredeyse tüm satırların altını çizmişim. Henüz 0.5 ya da 0.7 hayatımızda yokken, ucu kalınlaşmış bir kurşun kelemle.
Tahta sandalyeler elbette rahatsızdı ama saatlerce otururdum. Bir bardak çayı minik yudumlarla içerdim, buz gibi olurdu ama bardak önümde hep dolu dururdu. Öğrenci harçlığı vardı cebimde kolay mı?
“İnsan etten ve ihanetten… Acıkınca inançlarını bile yiyen.”
Okur dururdum, düşünür dururdum.
Başımı kaldırıp Adalar’ı seyreder, durulurdum.
Kargalar bu kadar çok değildi o zamanlar, minik kırmızı gagalı martılar yüzerdi gri denizde. Balıkçılar pancar motorlu ahşap tekneleriyle, livarları istavritle, izmaritle dolu dönerdi.
Balıkçıları kediler beklerdi.
Şimdinin kedileri daha “girişken” söylemeliyim…
Şu an, şu satırları yazıyorken sol yanımda, sandalyemin ayağına ıslak patisiyle vuran gri başlı, gri bakışlı ihtimal adı “duman” olan bu kediye hiç benzemezlerdi. Kıyıda, bir karışlık bir kuru yer buldular mı, orada, öylece yatarlar, arada üçgen kulaklarını titretip ufka bakarlardı.
Kaşarlı tostumun yarısına hiç böyle göz koymazlardı.
Tam da kedi demişken, gözüm ” Gönderilemeyen Mektuplar”ın satırlarına takılıyor:
” Salkımsöğütlerde, atkestanelerinde ve kavaklarda seyrediyorum güzü. Bir renk cümbüşü ki, deme gitsin. Gökyüzünde sırnaşık, kirli bulutlar. Güz ağaçları üstünde güz yağmurları. Duvar diplerinde, kapı önlerinde kabarmış kürkleri, dördü de birbirine yakın ayakları, yumulu gözleriyle kambur kediler… Güzün ve yağmurun hüznünü kedilerde seyrediyorum.”
Sokaklarda vurgun yediğimiz zamanlardı.
Bedenlerimizin, yüreklerimizin kanlı bir kör bıçakla sağ- sol diye parçalandığı zamanlardı.
Kaldırımlar kan kırmızı, duvarlar beyaz kireç yazılıydı.
Daralan yüreğimin, hırpalanmış bedenimin sığınağıydı Suadiye Çay Bahçesi.
Arkadaşlarla buluşma mekanımızdı bir yandan da.
Kaygılı yüreklerimizi dost sohbetleriyle yıkadığımız kadar martılara simit fırlatıp, genç zamanlarımızın billur kahkahalarıyla taş mendirekleri inlettiğimiz yerdi.
Dedim ya kahramanca sever, kahramanca ölürdük.
Ama dolu dolu da yaşardık be hayatı…
İyiydik.
Gençtik.
Cesurduk…
“Kendini kurtarmanın tek yolu, başkaları için çabalamaktır.” der Nikos Kazancakis.
Suat Taşer ise Gönderilmeyen Mektuplar’ın son satırlarında , “Zamanın dipsiz kuyusuna attıklarımız. Sevinçler, kederler, anılarımız. Anıların içimi sızlatanını seviyorum. Pişmanlıklarımı da seviyorum. Sen benim pişmanlığımsın. Seviyorum.”
Ah be sevgili okur… Eski zamanların en neşeli anıları bile yüreğini sızlatıyor insanın. Havadaki pus, yüreğime yapıştı sanki. Allah’tan Adalar hala yerinde ve ne vakit gelsem demli çay elbette…

(Vatan Kitap için yazılmış bir yazı)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 17 Eylül 2013 by in Yazılarım and tagged , , .

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

TANIK... #istanbul #galata #galatakulesi DERTLEŞTİK, EVET... #burgazada #martı #silence #seagull SONBAHAR...#autumn #sarmaşık #sonbahar #kırmızı SAYGI VE MİNNETLE... Kitap Fuarı’na yolu düşenlere selam olsun... #mübadele #biravuçmazi #kitapfuarı #lozanmübadillerivakfı #everestyayınları SAKİNDİ EVET... #poyrazköy #sea #silence #boat HADİ #cycling #suadiye #bisiklet #sunset “Ben o yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem...” #sabah #begonvil #sezenaksu #nofilter DALGALIYDI EVET... #lodos #suadiye #nofilter #windy💨 #waves Gülümse... Minnettarım HADİ... #cycling #sonbahar #bisiklet #autumn #suadiye #nofilter Sahi şeker pembesi bulutları nereye sakladın? #rainy #yagmur #sabah #morning #martı #seagull SABAHTI... #begonvil #kumru#sabah “ARKADAŞ”şarkısını birlikte söyleyip, birlikte ağlıyorsak; gerisini dünya düşünsün. #oguzguvengazetecidir Eni boyu, top yekün doğa...#nature
%d blogcu bunu beğendi: