Fügen Ünal Şen

HAYAT HERKESE YETER

Leylak Zamanı

  6 Mayıs Cumartesi, 1972

“Gece yarısı tahta kapımda, tuhaf bir tıkırtı duydum. Birisi kapımı çalıyor gibiydi ama gerçekte buz gibi yalnızdım.

Tuhaftı, çok tuhaf.

Kapım yavaşça açıldı; öyle ardına kadar değil, hayır, daha doğrusu aralandı.

Ben açmadım, rüzgâr açmadı, kimseler yoktu eşikte; var mıydı? Saat gece yarısını azıcık geçmişti; “Ankara Savcısı Fazıl Bey bekliyor” dediğini duydum birilerinin, kimseyi görmedim. 

Sese yürüdüm, sesle yürüdüm; hiç bir yere gitmedim ama gider gibiydim.

Kulemin sivri ucu, martının perdeli ayaklarında, uçar gibiydim 

Öyleydim 

Bedenim Marmara’nın kuytusundayken gerçekte, Başkent’teydim.

İdam kararları verilmişti gençlerin. Hem Askeri Yargıtay da onaylamış, tashihi karar istemi reddedilmiş, kararların yerine getirilmesi oy çokluğuyla kabul edilmişti. 

İdamların geri bırakılması için Askeri Yargıtay’a başvurulmuştu ama bu gece yarısı kapımda yankılanan tıkırtıdan anlıyorum ki; kimse bunun sonucunu beklemeyecek artık, bitti.

Ankara’da gece sokağa çıkma yasağı var lâkin beni kimse görmüyor; tuhaf, kocaman taş duvarlarımla, kulemle, geniş taş avlumla, Ankara Merkez Cezaevi’ne doğru kayıp gidiyorum, bir Allah’ın kulu “nereye?” demiyor.

Avludayım işte, gölge dolu avluda…

Yaşım bin yılları aştı; ilk kez, bunca zamandır ilk kez, bir kez daha bir ağaca dayadım yorgun bedenimi.

Asırlar önce avlumda eğreti bir iğde ağacı vardı; sanki ona dayadım 

Tuhaf.

Üç gencin canının alınacağı bu minik avluda soğuk ve rutubetli taşlarım, onca zamandan sonra ilk kez bir başka canı hissediyor.

Utanıyorum, böyle bir anda bu heyecanı duyduğum, sevdiğim için, utanıyorum. Leylak ağacının cılız çiçekleri gecenin karalığını giyinmiş, boşlukta sallanıp duruyor, sallandıkça nemli geceyi gitgide ağırlaşan leylak kokusu kaplıyor.

Onca zamanın ardından, ilk kez çiçek kokusunu soluyorum ve aslında leylak kokusu, zihnime ölümü kazıyor, ah ne büyük ayıp.

Küçük avludaki karakavaklar hışırdıyor.

Kavakların sol yanına demir sehpa kurulmuş, tepesinde kalıncana bir ip ve ucunda ilmik.

Tam “bunca koşuşturmaya, kalabalığa rağmen ne kadar sessiz” diyordum ki, geceyi beton zeminde sürüklenen pranga sesleri kaplıyor.

Sonra, karakavak kadar uzun Deniz’le karşı karşıya kalıyoruz.

O beni görmüyor; ceplerini boşaltıyorlar; cebinden 11 lira 50 kuruş çıkıyor. İnfaz savcısı soruyor, Deniz cevaplıyor, tek bir kelimeyi bile duymak istemiyorum.

Prangaları çözmeye koyuluyor birisi ama elindeki anahtarlar pranga kilidini açamıyor, zar zor buluyorlar asıl anahtarı; bakmıyorum, bakamıyorum; leylak kokusu gönlümü bulandırıyor, nefes alamıyorum.

İdam sehpasının altında bir masa, masanın üstünde bir tabure, taburenin üstünde Deniz ve ilmiğin geçirildiği genç bir baş…

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşas….”

Kocaman sesine bir başka ses karışıyor:

“Çek, çek, çeekkkk.”

Deniz tabureyi tekmeliyor, cellât Hacı Zengin mi, Halis Güven mi hangisi tam bilemiyorum adlarını, işte o iki cellattan birisi, arkadan tabureye vuruyor, öylece, nefes almadan, öne yalpaladığımı hissederek seyrediyorum olanları.

Boşlukta sallanması gereken Deniz’in kocaman postalları masaya dokunuyor, boyunun uzunluğunu hesaplamamışlar çocuğun, acı çektiğini görüyorum; ölümle yaşam arasında duruşunu görüyorum; ölemiyor Deniz, ölemiyor.

“Masayı da çek” diyor bir ses, bir el masayı deviriyor.

Saat biri yirmibeş geçiyor.

 Çırpınıyorum boşlukta.

 Kasılıyorum.

 Boynumda kalın bir ip; dönüyorum, dönüyorum. Nasıl sessiz, nasıl tuhaf bir hava ah nasıl büyük bir yalnızlık!

Gardiyanlar, doktorlar, tutanak kâtipleri, imam ve diğerleri, donmuşlar sanki. Neden sonra, doktorlar, boylu boyunca yere yatırılmış Deniz’e doğru yollanıp, gömleğini sıyırıyor, nabzını yokluyorlar.

 “Nabız atıyor.”

Allahım, nasıl olur, ne yapabilirim; “bırakın ölsün çocuk” demek istiyorum, “acı çekmesin” demek istiyorum; gitgide ağırlaşan leylak kokusu nefessiz bırakıyor beni, sesim çıkmıyor.

 Konuşmaları duyuyorum; “Deniz’in boynuna geçirilen çift ilmiğin, ölümü geciktirdiğini” anlıyorum, sonra “Sandalye çekildiği anda boynunun kırıldığını, beyinle bağlantı kesildiğinden acı çekmediğini” öğreniyorum; tuhaf, buna şükrediyorum.

 Sonra Yusuf, sonra Hüseyin geçiyor önümden.

 Onlar da görmüyor beni; oysa ben Yusuf’un gardiyanların yardımıyla son kez Uzun Maltepe içişini izliyorum sessizce, Hüseyin’in eski yüzlü lastik ayakkabılarına attığı silik bakışı yakalıyorum…

Ne Başkent kalıyor, ne İstanbul, ne hayat.

Birden, avlumdan güçlü kanat vuruşuyla bembeyaz üç martı karanlığa doğru havalanıyor gece yarısı; tuhaf, ne kadardır burada, benimleydiler bilemiyorum.

 Boğaz’ın rüzgârı bu gece leylak kokuyor, bakışlarımda gençlerin son bakışları; ağlıyorum.”

(Kuzey Yanım, Ayazım’dan)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 06 Mayıs 2015 by in Yazılarım.

Dolaşım

Bir Avuç Mazi

Twitter

Instagram

1907...Başka sözüm yok. #fenerbahçe #1907 Gündemden uzaklaşıp, fabrika ayarlarıma dönüyorum izninizle...#ataturk #mustafakemalatatürk Bazılarının doğumu başkalarına armağan olur... Sonra akşam olur... #sunset #boğaz #istanbul #nofilter "İstanbul'dan gitmeli" diyorlar; "İstanbul'a gitmek" varken... #kanlıca #boğaz Fotoğrafı kim çekmiş bulamadım ama pek huzur verici değil mi? #adaletyürüyüşü #kılıçdaroğlu #adalet #adalet #adaletyürüyüşü #kılıçdaroğlu Tabelada "an bu"yazıyor sanki... Öyle ya "an bu". Nasıldı o şarkı? "Oturup, Kanlıca'nın orta yerinde bir taşa..." #kanlıca #istanbul #boğaz Sonra akşam olur... Tam ülkeden yana umudumu kaybediyorken... Bu yangından payımıza "unutmamak"düştü.#unutmadıkaklımda "Adalet Yürüyüşü"nden... UNUTMAMALI İstanbul da, doğa da bunun hesabını sorar, hoş; soruyor da zaten... Gülriz Sururi... Sanatçı, aydın. Her satırını yüreğimle okuduğum, her sayfasında yepyeni bilgilere ulaştığım... #atatürk #ataturk
%d blogcu bunu beğendi: